Hiçbirşey Yemiyor!

Hiçbirşey Yemiyor!

Ne yiyeceğinden, Ne kadar yiyeceğinden, Anne sütünden Bahsetmeyen bir Anne-Çocuk ve Beslenme Yazısıdır.

Çocuklarda beslenme konusuna değineceğimi duyurduğumda annelerden gelen ilk yorumlar çoğunlukla ne yedirecekleri ne kadar yedirecekleri ile ilgili olmuştu. Beslenme deyince hemen akla gelen beslenmenin “yeterli”, ve “sağlıklı” oluşuna yönelik ilgi tabii ki çok anlaşılır olmakla birlikte tam olarak değiceğimiz nokta değil; çünkü bu beslenme uzmanlarının ve hekimlerin konusu. Ama belki de annelerin kaygıları ile ilgili kısmı tam da bizim konumuz.

Hiçbirşey Yemiyor!

Herkesin gerek sosyal medya, gerek yazılı medya yoluyla anneliğini anlattığı, parlattığı, pazarladığı bu zamanda (sahi neden çeşit çeşit annelerle doldu ortalık birden?) hepimiz zaten hep sorguladığımız anneliğimizi bir de bu yöntemle sorguluyor olabilir miyiz acaba?

Hatta çocuğumu besleyebiliyor muyum endişesi yetmezmiş gibi bir de yeteri kadar doğal, sağlıklı, organik besleyebiliyor muyum kaygısı ile bir adım daha ileri gitmiş olabilir miyiz?

Normalde bir bebek ve çocuk yaşamaya programlı olduğu için beslenmeyi ve besini doğal olarak kabul eder. Tek yapmamız gereken çocuğun bu ihtiyacını takip edip doyurmak iken nasıl oluyor da bu iş çocuğumuzla aramızda büyük bir sorun haline geliyor?

İnsanlık tarihi boyunca açlık ve yetersiz beslenme bebekler için en büyük hayati risklerden olmuştur. Bu nedenle toplum için herzaman daha büyük, tombul bebekler sağlıklı bebek demektir (işte yolda gördüğümüz komşu teyzenin bile “sütün yetiyo mu sorularını, aç kızım bu çocuk” şikayetlerinin nedenini şimdi anladık di mi?)

Kabul etmek gerekir ki anne de genetik olarak bebeğini yaşatmaya programlıdır ve bunun ilk koşulu bebeğini besleyebilmektir. Bu nedenle anneler de daha büyük miktarlarda yedirmeye eğilimlidirler (evet çocukları yetişkin olmuş anneler bile) Şöyle kabaca bir internet taraması yaptığınızda dahi, yüzlerce uzmanın “zayıf çocuk problem değildir asıl şişmanlık sorun yaratır, bırakın çocuk istediği kadar yesin” uyarılarına rağmen ikna olamayışımız beslenmeye başka anlamlar verdiğimizi kanıtlar gibidir. Üstelik dünyada zayıf çocuk ile ilgili hiçbir sorun tanımlanmamışken obezite ile ilgili sayfalarca, kitaplar dolusu yayın olmasına rağmen…

Beslenmeye yüklediğimiz bu anlam çoğu zaman beslenme sorunlarının kökenini oluşturur.

Elbette gerçek beslenme sorunlarını burada ayırdetmek gereklidir. Çocuğun yeterli miktarda besin almadığı durumlar sorunun derhal müdahale edilmesi gereken hayati risk taşıyan boyutudur.. Bebeğin/ çocuğun yeterli kilo alamaması , kilo kaybı, yemek zamanlarında yoğun sorun davranışlar, ve büyümesinin yetersiz oluşu hemen önlem almayı gerektiren durumlardır.

Bu yazı ise bu ciddi sağlık sorunu olabilecek, gerçek tehlikenin sözkonusu olduğu durumların dışında çocuğun kilo alımı veya önemli ölçüde kilo kaybı ile ilgili bir problemi olmamasına rağmen çocuğun yediğinden (başka bir değişle yedirebildiğinden, besleyebildiğinden) endişe edildiği durumlardır. Yapılan araştırmalara göre annelerin yüzde ellisi en az bir çocuklarının yemek yeme ile ilgili güçlükleri olduğunu ifade etmektedirler. Çocukların ise sadece yüzde 1-5’İnin gerçekten ciddi beslenme sorunu yaşadıklarını burada ifade etmekte fayda olabilir.

Besleme sorununa biraz daha derinlemesine baktığımızda bu sorunu çoğunlukla beslenen ile besleyen arasındaki ilişkinin bir problemi olarak görebiliriz. Beslemeyi iş olarak gören annelerin çocuklarını beslemekte daha çok zorlanması da bu fikri destekler gibidir.

Çocuk yemek yemeyi reddettiğinde ve uzmanlar (örneğin çocuğunuzun doktoru uzmandır üç Çocuk büyütmüş Ayşe Abla tecrübelidir ama uzman değil) yemesi ile ilgili bir sorun olmadığını söylüyorlarsa bakışımızı biraz derine indirmekte fayda olabilir.

İlk iş çocuğumuzla olan ilişkimize bakmak olabilir.

Çocuğunuzla birşeyleri yapma görevleriniz dışında ne kadar ilişki kurduğunuz, duygusal olarak ne kadar paylaşımınızın olduğu birlikte yapılması gerekenlerin dışında geçirdiğiniz zamanların olup olmaması en önemli kriterlerdendir. Çoğunlukla anne çocuk arasında yeteri kadar duygusal bağ yoksa, birlikte geçirilen zaman yeterli değilse veya birlikte geçirilen zaman çoğunlukla çatışmalarla doluysa maalesef yemek de bir çatışma alanına dönüşebiliyor. Bunu farkedersiniz belki de yapılacak en iyi iş yemek saatinin dışında çocuğa biraz olumlu ilgi sunmak sorunun kolayca çözülmesine neden olacaktır.

Diğer bir nokta kendi kaygılarınıza bakmak olabilir.

Çocuk sahibi olmak ve çocuk büyütmekle ilgili kaygılarınız var mı? (Kimin yok ki anne olmakla ilgili kaygıları? Sadece acaba bu kaygılar çocuğunuzla ilişkinizi olumsuz etkileyecek kadar artmış olabilir mi?) Kendinizi bir anne olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? (Mükemmeli yok bunun bakmayın siz herkes kaygılı olduğu için kendi anneliğini anlatıyor). Onun dışında başka kaygılarınız ikinizin arasına giriyor olabilir mi?

Başka bir nokta yemek/yedirmek alışkanlıklarımıza bakmak olabilir.

Gereksiz yere ısrar etme, aralarda aburcubur yemesine gözyumma, yiyebileceğinden fazlasını yedirmekte ısrar etme ve zorlama, peşinden dolaşma, dikkat dağıtıcı uyaranların bol olduğu bir ortamda yedirme gibi. Tabii sizin yemek konusunda nasıl bir model oluşturduğunuz da önemli. Eğer bir sofra düzeniniz yoksa, yemek yemek sizin için herhangi bir yönüyle sorun teşkil ediyorsa, yemek saatleri tartışmalı geçiyorsa bu da yemek konusunda sorun teşkil edebiliyor.

Son olarakönemli bir nokta çocuğun beslenme ile bağımsızlığını ve kendine yeterliliğini kanıtlayabilmesidir. Bir besini reddetmesi, daha fazla yemek istememesi aslında “bedenim üzerinde kontrolüm var” deme şekildir. Büyüdükçe açlığını hissetmenin kendini besleyebilmenin çocuğun özerklik duygusu üzerinde çok büyük etkisi var. Doyduğunu ifade eden bir çocuğun tabağını bitirmesi konusunda ısrarcı olmak çocuğun en temel bedensel işaretini bile anlayamayacağını söylemeniz anlamına gelecektir. “Sen doyduğunu bile anlayamazsın” ya da “senin kendi bedenin üzerinde kontrolün olamaz” Bu mesajları alan bir çocuğun kendini ortaya koyabilmesi, anne babaların deyişiyle kendine güvenli bir çocuk olması çok beklenebilir değildir.

Ayrıca son günlerde çocuğun kendi bedeninin sınırlarını bilmesi ve bir yabancıdan bedenini koruyabilmesinin öneminden çok bahseder olduk maalesef. Hayır demeyi öğretmemiz gerektiğinden dem vuruyoruz. Hayır demesine rağmen beden bütünlüğü ağzına zorla sokulan kaşıkla ihlal edilen bir çocuğun bir yabancıya karşı hayır diyebilmesi çok mümkün olmayabilir maalesef.

Önce lütfen biz evde onun bedenine ve sınırlarına saygı gösterelim ki o da bedenini ve sınırlarını öğrensin ve gerektiğinde hayır demekten çekinmesin.

 

Kaynaklar:

A Practical Approach to Classifying and Managing Feeding Difficulties

Benny Kerzner, BSc, MBBCh, FCPa, Kim Milano, MS, RDb, William C. MacLean, Jr, MD, CMc, Glenn Berall, MD, FRCPC, MBAd, Sheela Stuart, BA, MS, PhDa, Irene Chatoor, Mde

Influences on the Development of Children’s Eating Behaviours: From Infancy to Adolescence

Dr. Leann Birch, Jennifer S. Savage, and Alison Ventura

Özel Öğrenme Güçlüğü

crayons-1209804_1920Özel Öğrenme Güçlüğü

Şu Disleksi Dedikleri: Disleksi terimini sıkça duyar olduk. Artık tanınıyor olması çok sevindirici çünkü, bu alanda çalıştığımız ilk yıllarda yani yaklaşık yirmi yıl önce pek çok eğitimciye, sağlıkçıya ve ebeveynlere böyle bir sorun olduğunu anlatmakta ve bunun tembellik olmadığına daha çok çalışmakla düzelmeyeceğine ikna etmek konusunda çok zorluk yaşıyorduk. Ne kadar dilimize disleksi olarak yerleşmiş olsa da aslında gerçek adı özel öğrenme güçlüğü veya özel öğrenme bozukluğu. Disleksi özel öğrenme bozukluğunun aslında bir alt türü.

Özel Öğrenme Güçlüğü

Özel öğrenme bozukluğu kısaca normal ve normal üstü zekaya sahip bireylerin okuma, yazma, aritmetik, bellek, çıkarsama yapma ve bilgiyi organize etme gibi alanlarda güçlük yaşamalarına neden olan nörolojik bir problemdir. Sebebi çok bilinmemekle birlikte genetik olduğu gözlenmektedir. Genellikle okulla ilgili olduğu düşünülse ve okul çağında farkedilir de öğrenme ve bildiğini ifade etmeyi ve kullanmayı gerektiren pek çok alanda yaşanır, hatta insan ilişkileri üzerinde yoğun sorunlara neden olabilir. Ve aslında okul öncesi çağda da kendini gösterir. Yani özel öğrenme güçlüğü, yalnızca akademik bir problem değil, kişinin hayatının her anını etkileyen bir yaşam, dil ve öğrenme sorunudur.

Özel öğrenme güçlüğü 4 alt alana ayrılır.

Son yıllarda bu alt alanların sayısı bazı makalelerde arttırılmış, yeni alanlar eklenmiştir. Tabloda bu yeni alt alanlara da değinilecektir ancak, ülkemizde henüz çok kullanılmadığından ve bu sözü edilen alt alanların en az birinin dört ana özel öğrenme güçlüğüne eşlik ettiği gözlemlediğinden, ağırlık okuma, yazma, matematik ve sözel olmayan öğrenme güçlüğüne verilecektir.

Disleksi: Okuma ile ilgili öğrenme güçlüğüdür. Kişinin zekasına ve eğitim seviyesine göre okuma performansının daha düşük olduğu durumları işaret eder. Kişi yaşına, zekasına ve eğitim seviyesine göre o yavaş okuyabilir,

  •  ters okuyabilir (ve – ev),
  • eksik okuyabilir ( okurken harf veya hece atlama), kelimenin veya cümlenin sonunu uydurabilir.
  • Ayrıca okumayı yaşıtlarından geç öğrenebilir, okumaya karşı isteksiz olabilir.

Disgrafi: Yazma ile ilgili öğrenme güçlüğüdür. Kişinin zekasına eğitim seviyesine göre

  • Yazısı bozuk, düzensiz ve okunaksız olabilir,
  • Harfleri birbiri ile karıştırabilir, ters yazabilir,
  • Eksik harf yazabilir,
  • Harflerin noktalarını koymayı unutabilir,
  • Yazım kurallarını uygulayamayabilir,
  • Noktalama işaretlerini unutabilir,,
  • Düşüncelerini organize edip, yaramayabilir.
  • o Ayrıca yazmayı yaşıtlarından geç öğrenebilir, yazma gerektiren görevlere karşı isteksiz

Diskalkuli: Matematik, aritmetik becerilerle ilgili öğrenme güçlüğüdür. Kişinin zekasına eğitim seviyesine göre

  • Matematik Kavramları anlamakta güçlük çekebilir,
  • Dört işlemi yapmakta güçlük çekebilir,
  • Dört işlemi ve/veya işaretlerini birbirine karıştırabilir,
  • Çıkartmayı aşağıdan yukarıya doğru yapabilir,
  • Ritmik saymaları öğrenmekte güçlük yaşayabilir,
  • Çarpmayı öğrenmekte güçlük yaşayabilir,
  • Matematik problemleri anlamada ve çözmede güçlük yaşayabilir, bazen akıldan çözer ama çözümü açıklayamaz, kağıt üstünde gösteremez.

Sözel olmayan öğrenme güçlüğü: daha çok beynin sağ yarısı ile ilgili olan bir özel öğrenme bozukluğu türüdür. Bu kişiler yaş, eğitim ve zeka seviyelerine kıyasla;

  • Motor becerilerde,
  • Görsel mekansal organizasyonda,
  • Organize olma ve plan yapabilme konusunda,
  • Sosyal Yargılama gerektiren durumlarda,
  • Kişiler arası sosyal ilişkilerde güçlükler yaşayabilirler.

Özel öğrenme bozukluğu tanısı almış bir birey yukarıda açıklanan alanların birinde veya birkaçında birden sorun yaşayabilir. Bunun tam tersi olarak sorun yaşadığı alanların dışında kalan alanlarda da çok yüksek fonksiyonlu olabilirler.